Tıkladığımız Hayatlar: People’s Republic of Desire (Arzu Halk Cumhuriyeti)

Sosyal medya teknolojilerinin gelişimiyle birlikte hayatlarımızda yaşanan dönüşümlerden hepimiz bir oranda rahatsızlık duysak da pek azımız sanal dünyanın dehlizlerine her gün bir yenisi gömülen hayatların farkına varabiliyoruz. Çin’in YY (vayvay ya da yüyin) isimli canlı yayın platformunu konu edinen People’s Republic of Desire belgeseli, bu sanal platformda üne kavuşmuş internet fenomenleri ile onların toplumun alt ve üst sınıflarından hayranlarıyla ilginç ilişkisini ele alarak tüketim kültürünün teknoloji yoluyla insan hayatlarını öğüttüğü yeni bir aşamasına ışık tutuyor.

people's republic of desire female2005 yılında bilgisayar oyunu kullanıcılarını hedef alarak kurulan YY firması, canlı yayın ve sohbet özelliklerini yapısına ekleyerek kısa sürede milyarlarca dolarlık piyasa değerine ulaşmış. Şu an Çin’de YY ve benzeri canlı yayın (live streaming) platformlarının yaklaşık 450 milyon takipçisi olduğu biliniyor. İlk bakışta Instagram ve Youtube gibi kanallardan farklı görünmeyen YY platformunun ayırt edici özelliği “showroom” denilen sanal odalarda sohbet, dans ve karaoke gibi programlar yapan fenomenlerin takipçilerinden para toplayabilme özelliği. Örneğin, belgeselin ana karakterlerinden kadın programcı Shen Man ayda 40,000 dolar kazanırken, erkek yıldız Big Li 60,000 dolar kazanıyor–evet, kazandıkları Çin parasının Amerikan doları karşılığı! Ödeme yapan hayranların büyük bir kısmı köyden kente göç etmiş ama yoksulluk yüzünden evlenemeyen ya da sosyalleşemeyen genç erkeklerden oluşuyor. Bu genç erkekler, Çin’de “kaybeden/kayıp” anlamına gelen “diaosi” terimiyle anılıyor.

Sanal yıldızların en büyük gelir kaynağı ise sıra dışı eğlence biçimlerinden çoktan sıkılmış, farklı yerlerde tatmin ve mutluluk arayan zengin erkeklerden oluşuyor. Bir kısmı evli bu zengin erkekler satın aldıkları “lolipoplar” yoluyla–yaptıkları ödemeler bazen yüz binlerce doları bulabiliyor–fenomenlerin şöhretlerini artırmasına destek olurken, zenginliklerini kanıtlama ve bazen de kadın yıldızlarla özel ilişkiler kurma şansı buluyorlar. Kısacası canlı yayın platformları radyo programcılığını görselleştirip kumar, fuhuş ve video oyunları gibi eğlence biçimlerinin kontrollü bir formatıyla buluşturarak adeta bir “piyasa mucizesi” yaratıyor. Peki yüz binlerce doların döndüğü bu platformları hem yoksul işçiler hem de zengin iş adamları için cazip kılan şey ne?

Büyük şehirlerde uzun saatler çok düşük maaşlar için çalışan işçiler bu platformların bol kahkahalı programlarını tek rahatlama yolu olarak görüyor. Bir kısmı fenomenlerin ve onların zengin takipçilerinin binlerce doları bir tıkla harcamasını izlemekten büyük haz aldığını ifade ederken büyük bir kısmı çoğu kendileri gibi sıradan arka planlara sahip bu yıldızları birer idol olarak benimseyip, onların tek kriteri daha çok para kazanmak olan “başarılarına” ortak olmak istiyor. Bunun için de üç kuruşluk maaşlarını bu platformlarda harcamaktan kaçınmıyorlar.

people's republic of desire maleZengin erkekler içinse süreç zamanla değişmiş. Başlarda fenomenlerle yakınlaşmak ve egolarını tatmin için para harcama şovları yapan zenginler zamanla yıldızlara sponsor olarak onlar üzerinden para kazanmaya başlamışlar. Örneğin, en iyi programcının seçildiği yıllık yarışmada himayelerindeki fenomenlere yüklü ödemeler yapıp onların kazanmalarını sağlarken yarışmanın asıl kazananı kendileri olabiliyorlar. Trajik olan tüm şöhretleri bu yarışmada bağışlanacak paralara bağlı olan fenomenler de tüm birikimlerini yarışmada kullanarak patronlarını ve elbette tüm sistemi kendi karına göre kurgulamış YY şirketini zengin ediyorlar. Çoğu toplumun alt tabakalarından gelen ve şöhret koçlarına paralar harcayarak bir anda parlayan yıldızlar yine aynı hızla sanal dünyanın çöplüğüne gönderiliyor. Üstelik geçimlerini onlara bağlayan aileleriyle birlikte.

Benzer bir kayıp hissini Çin’in olimpiyat oyunlarına hazırlamak üzere seçtiği sporcularla ilgili bir belgeselde tatmıştım. 2012 yapımı China Heavy Weight isimli belgeselde Çin’in Sichuan eyaletinde bir orta okulda bütün geleceği boksör olmak üzerine kurulan, seçilmedikleri takdirde okula bile devam edemeyen öğrencilerin heba edilen hayatları konu ediliyordu. Aynı hoyratlık tüketim toplumunun günümüz aşamasında sosyal medya kanallarıyla hepimizin hayatlarına işliyor. Yüklü paralar kazanarak büyük başarılar elde ettiğini zanneden sanal yıldızlar yoksul takipçilerini, zenginler kendi paralarıyla yarattıkları sanal yıldızları, YY gibi şirketler bu grupların tamamını sömürerek görünürde kahkaha yayan bir mutsuzluk zincirine her gün yeni bir halka ekliyorlar. Özellikle filmde kullanılan görsel grafiklerle adeta başka bir çağdaymış gibi görünen bu sistemin işleyişi aslında telefon mesajlarıyla oy kullandığımız basit televizyon yarışmalarından çok da farklı değil. Bir dokunuşla gönderdiğimiz elektronik sinyaller hepimizin hayatını içi mutsuzluk dolu kara bir boşluğa itelemekten başka bir işe yaramıyor.

Filmin fragmanı için tıklayın.

Yapım yılı: 2018

Yönetmen: Hao Wu

Dili: Çince (İngilizce Altyazılı)

Çocuk edebiyatında distopya: Tepetaklak Çin İmparatoru

Distopya, edebiyatta ve sinemada son yılların en popüler türlerinden. Ben de bu sıralar Amerika’da çocuk edebiyatıyla ilgilenirken 1978 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Isaac Bashevis Singer’ın bir çocuk hikayesine rastladım. Yazarın o yıllarda nelere gönderme yaptığından bağımsız olarak (muhtemelen Mao’nun Kültür Devrimi) bu hikayenin evrenselliği ve zamana meydan okuyuşu beni çok etkiledi. Yazarın Keçi Zlate ve Diğer Öyküler kitabı Can (Çocuk) Yayınlarından basılmış, belki bu hikayesi de bir yayıncı bulur. Lafı uzatmadan bu harika hikayeyi özetleyeyim:

IMG_3702

Uzun zaman önce Çin’in tahtına çirkin ve kötü kalpli bir imparator oturmuş. Bu imparator görünüşüne çok önem verdiğinden ve çirkin yüzünü değiştiremediğinden ülkede her şeyi tepetaklak etmeye karar vermiş. Tahta çıkar çıkmaz ülkenin en alim adamlarını kendine danışman yapmak yerine ülkedeki en aptal ve kaba adamları göreve getirmiş. Hükümdarlığının dördüncü gününde ülkede güzel ve adil olan ne varsa hepsinin o günden sonra çirkin ve haksız olduğunu duyurmuş. Ülkedeki en çirkin kadınla evlenerek onu da ülkenin en güzel kadını ilan etmiş.

Bir anda ülkede her şey tepetaklak oluvermiş. Tüm yetenekli oyuncular tiyatrolardaki rollerinden atılırken, opera şarkıcılarından karga gibi gaklamaları istenmiş. Ülkenin en cahil insanları okul müdürü olarak atanırken öğrencilerin pasaklı ve tembel olanları, anne babalarına, öğretmenlerine ve hatta kendilerinden küçüklere saygısızca davrananları övgülere boğulmuş. Bilim adamlarının işi gerçekleri bulmak değil karışık kelimeler ve havalı isimler icat etmek olarak tanımlanmış.

İlk başlarda insanlar tepetaklak imparatorun saçma kurallarıyla dalga geçmişler ama zamanla dalga geçenlerin asıldığını ve işkence gördüğünü gören herkes imparatorun kurallarını uyguluyormuş gibi davranmaya başlamış. O yıl en iyi matematikçi ödülü 2+2’nin 5 olduğunu ispatlayan profesöre verilmiş. Kadınlar güzelim ipek kıyafetlerini bırakıp yerine şekilsiz kıyafetler giymeye başlayıp saçlarının yarısını kazıtmışlar.

Ülkede hayat o kadar değişmiş ki sokakta insanlar birbirini, “sabahın köründe seni görmek ne fena. Dilerim seni bir daha görmem” diye selamlamaya başlamışlar. Hasta ziyaretlerinde “bu hastalıktan çok insan öldü, dilerim sen de ölürsün” diye temennilerde bulunuyorlarmış. Arkadaşlara nasıl ihanet edilir, anlaşmalar nasıl bozulur, ya da yalancı tanıklık nasıl yapılır konulu kitaplar ardı ardına basılıyormuş. İnsanlar evdeki fareleri için bile vergi öder olmuşlar. Bütün bunlar yetmezmiş gibi hırsızların hakim ve savcı olduğu Haksızlık Mahkemeleri ve bir de Yolsuzluk Bakanlığı kurulmuş.

IMG_3701

Hikayedeki tepetaklak Çin halkı

Etrafındaki aptal devlet adamları imparatoru ülkede herkesin çok mutlu olduğuna ikna etmişler ama imparatorun küçük oğlu durumun hiç de öyle olmadığını biliyormuş. Çünkü sarayın gizli köşelerinde kalan sanat eserleriyle halka sunulanları kıyasladığında ülkeyi saran çirkinliğin farkına varmış. Bu çirkin eserleri eskileriyle kıyaslama bahanesiyle müzeler açıp daha güzel bir dünyanın kapılarını mizah yoluyla halka açmış. Başka bir hayatın bir zamanlar var olduğunu hatırlayan halk sarayı basıp imparatoru devirmiş. Bir dönem ülkeye güzellikler geri gelmiş ama tepetaklak imparatorun bazı kötülükleri başkalarına ilham vermeye devam etmiş. Çünkü iyi ile kötünün hiç bitmeyen savaşı Çin’in tarihinden bile eskiymiş.

Orijinal Eser: The Topsy-Turvy Emperor of China

Yazan: Isaac Bashevis Singer

Resimleyen: William Pène du Bois

Yayınevi ve Basım Yılı: Harper&Row Publishers, 1971

Crazy Rich Asians/Çılgın Zengin Asyalılar

Amerika’da son haftaların gişe rekortmeni filmi Çılgın Zengin Asyalılar, Çin kökenli bir grup Singapurlu aileyi değil de petrol zengini Arap prenslerinin şaşalı hayatını konu edinseydi ilk gösterime gireceği ülkelerden biri Türkiye olur, belki içinden geçmekte olduğumuz ekonomik kriz günlerinde bir nebze nostaljik olmamıza sebep olurdu. Şaka değil, bundan 10-12 yıl önce Türkiye’de bir kesim bu gösterişli hayatlara sadece bir adım uzakta olduğumuzu düşünüyor, ulusal zenginliğin hangi kaynaklardan aktığına dair teorilere kulak asmadan meseleyi bir kültür meselesine indirgiyor, (son birkaç yıllık eğilimleri bir kenara bırakırsak) kendi gibi kültürü de uzak Asya memleketlerini ülkeye referans edinmiyordu. Kısacası filmimiz Arap prenslerini değil her 34 kişiden birinin milyoner olduğu dünyanın finans merkezlerinden 5,5 milyonluk şehir devleti Singapur elitlerini konu edindiğinden muhtemeldir ki Türkiye’de gösterime girmeyecek. Ama üzülmeyelim, korsan film sitelerimiz sinemalardan daha etkin çalıştığından sanırım yakında hepimiz Türkçe dublajıyla filme erişebileceğiz.

Crazy Rich Asians

Peki bizde salon gösterimine bile uygun görülmeyen bu film nasıl oldu da Amerika’da bir anda gişe rekortmeni oldu? Dahası filmin uyarlandığı üç ciltlik kitap serisi çok satan listelerinin tepesine oturuverdi. Halk kütüphanelerinde serinin her bir kitabı için en az 30 kişi sırada bekliyor. Filmi ve kitabı bu derece cazip kılan daha düne kadar sömürge idaresinde yaşayan Asyalıların çılgın zenginlikleri mi, yoksa bu çılgın zenginliğin dünyanın beyaz elitlerinin elinden Asyalılara doğru kayıyor olması mı?

Çılgın Zengin Asyalılar konu ve içerik olarak bizim İstanbullu Gelin’den hallice… New York Üniversitesi’nde ekonomi hocalığı yapmakta olan Rachel Chu, bahar tatilinde erkek arkadaşı Nick Young’ın ailesiyle tanışmak üzere Singapur’a seyahat eder. Burada sevgilisinin kendisinden sakladığı büyük sırrı keşfeder: Nick, Singapur’un en zengin ailelerinden birinin veliahdıdır. Müstakbel kayınvalide açısından Rachel gibi sıradan ve Çinli kökenlerini geride bırakmış, geçmişi belirsiz bir ailenin kızını gelin olarak kabullenmek söz konusu bile değildir. Bu noktadan sonra mesele basit bir gelin-kayınvalide çekişmesinin ötesine geçip aile merkezli geleneksel Asya değerleriyle birey merkezli ve “özgürlükçü” Amerikan kültürünün çatışmasına dönüşür. Kendisi de Singapur’un zengin ailelerinden gelmekte olan ve zorunlu askerlik hizmeti gibi problemler yüzünden Amerika’da yetişmiş olan yazar Kevin Kwan’a göre bu kör dövüşünde ya iki taraf da kazanacaktır ya da iki taraf da kaybedecektir. Tüm romantik komediler gibi mutlu sonla bitmesi gereken filmde taraflar ancak fedakarlık yaparak mutluluğa giden yolu bulur. Bizler de bu arada çılgın bekarlığa veda partilerinden, unutulmaz düğün törenlerine, milyonlar harcanan antika mücevherlerden her anına eşitsizliklerin damga vurduğu sancılı ve çarpıcı bir günlük hayata şahit oluruz.

Crazy Rich Asians II

Film hakkında söylenecek çok şey var. Avro-Amerika’nın ırkçı “Asyalılar geliyor” fobisinden, doğu-batı çatışmasının alışılageldik kodlarına, Hollywood’da umut edilen etnik değişimlerden Asyalıların popüler kültürde servetlerine paralel artan pozitif görünürlüklerine pek çok açıdan tartışıldı film. Özellikle Singapur gibi ülkelerde finansal hareketler, arazi ve emlak rantlarıyla sağlanan hızlı zenginleşme ve gelir dağılımı uçurumu konularına değinen yazılar “çılgın” Asyalıların nasıl bu hale geldiğini ve onlarla gelecekte nasıl başa çıkacaklarını merak edenler tarafından ilgiyle takip ediliyor.

Benim en çok dikkatimi çeken ise filmde cinsler arası ilişkilerin sunuluş biçimi oldu. Kanımca filmin bu derece ilgi görmesinin altında yatan sebeplerden biri filmin hızla deforme olan heteroseksüel aile yapısını doğunun seküler değer sistemleri içinde yeniden doğruluyor olması. Global düzeyde tüm dağılmışlıklarına rağmen bu zengin aileler ekonomik refah, kalkınma ve bireysel mutluluk ile geleneksel aile formunun birbirini besleyebileceğinin kanıtları olarak sergileniyor. Bu halleriyle de hem denizaşırı ülkelerde kendini marjinal hisseden Asyalılara hem de farklı birliktelik biçimlerine direniş gösteren muhafazakar Amerikalılara hitap ediyorlar. Bunca yıllık siyasi ve ekonomik çekişmeden sonra birilerinin erkek egemen düzenin teminatı aileyi doğu-batı kaynaşmasının kilidi olarak görmesini oldukça manidar buluyorum. Bence de Asya’dan öğrenilecek çok şey var ve zenginliğin dünyada daha adilce dağılması hepimizin arzusu fakat yine belli ellerde biriken bu zenginliğin hem doğuda hem batıda tarihsel olarak sorunlu geleneksel aile yapısının yeniden üretimi için araçsallaştırılması hiç de yeni bir hikaye olmaz. Ne eğlence anlayışı en iyi giysileri, mücevherleri ve erkekleri kapma yarışına indirgenmiş kadınlar, ne de liberal düşüncenin oyun teorilerini kayınvalidesine erdem dersi vermek için kullanan Rachel Chu’lar daha özgürlükçü bir toplum için çalışan kadınlara yol gösterici olabilir. Her birimiz duvar yıkma peşinde olabiliriz ama yıkmaya çalıştıklarımız aynı duvarlar değil.

Yapım yılı: 2018

Yönetmen: Jon M. Chu

Uyarlama Kitap Yazarı: Kevin Kwan

 

Liu Xiaobo: Komünist Toprakların Liberal Şehidi

Yıllar önce bir Çin tarihi dersinde sahanın bilinen akademisyenlerinden hocamız kitap eleştirisi yazarken kullandığı tuhaf bir yöntemden bahsetmişti. Şayet beğenmediği bir çalışma hakkında eleştiri yazması istenirse, kitabı kısaca özetler, olumsuz eleştirilerden olabildiğince kaçınmaya çalışırmış. Sebebini sorduğumuzda, “ya çalışmanın sahibi ölür, ben de yazdıklarımdan ötürü pişman olursam” demişti. Akademik nezaket konusunda çok iddialı olamayan ben bu tavrı sorumsuzca bulmuş, yapıcı eleştiriye herkesin ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi geçen sene (Temmuz 2017) vefat etmiş insan hakları aktivisti Liu Xiaobo (Liu Şiyabo) hakkında yazarken benzer bir ikilemin içinde buluyorum kendimi. Devletinden ve ülkesindeki pek çok insandan farklı şekilde düşündüğü için yıllarca baskı görmüş, hapishane koşullarında hayatını kaybetmiş ve son anına kadar söylediklerinden geri adım atmamış bir entelektüeli eleştirmeye hakkımız var mı? Bence var çünkü bu kadar fedakarlık üzerine kurulu bir politik mücadele her açıdan değerlendirmeyi ve tartışmayı hak eder. Herhalde Liu Xiaobo da bu derece keskin bir üslubu insanlar mücadelesini basit bir kişisel trajediye dönüştürmesin, politik ve felsefi bir kulvarda tartışsın diye benimsemiştir.

 

Liu Xiaobo SCMP

1955 doğumlu Liu Xiaobo, Kültür Devrimi (1966-76) sırasında okullar kapanınca eğitimine ara vermek zorunda kalan kuşaktan. Pek çok yaşıtı bu süreçte eğitim hakkından yoksun kaldığı için şikayet ederken, Liu ise bu yılları kendisine doktriner Maoist bir eğitimden uzak kalma şansı verdiği için bir tür özgürlük dönemi olarak tanımlar. Kültür Devrimi sona erince Çin edebiyatı alanında lisansını tamamlayan Liu, Pekin’de önce yüksek lisans derecesi alıp ardından “Estetik ve İnsan Özgürlüğü” konulu bir doktora tezi yazar. Kariyerinin bundan sonraki kısmında Pekin Eğitim Üniversitesi’nde dersler vermeye başlar. Bir taraftan farklı kişiliğiyle öğrencilerin ilgisini çeken bir hoca olurken, diğer taraftan eleştirel, hatta zaman zaman saldırgan üslubuyla Çin’in önde gelen entelektüellerinin antipatisini kazanır. 1980lerde Oslo ve New York’ta geçirdiği zamanlarda hem batılı entelektüelleri eleştirmekle hem de batının değerleriyle Çin toplumuna eleştiriler getirmekle meşgul olur, ta ki 1989’da Çin’in üniversite gençliği demokrasi talebiyle Tian’anmen Meydanı’nı doldurana kadar… Demokrasi hareketi sırasında yaşanan trajik olayların ardından Meydan, Liu için hayatının son günlerine kadar devam edecek ağır bir yüzleşme alanına dönüşür. Ne olayların ardından yoldaşlarını geride bırakarak yabancı konsolosluklara sığındığı için, ne de en başından olayların son derece ölüm merkezli ilerlemesine (öğrenciler ve ardından Liu açlık grevine gitmiştir) izin verdiği için kendisini affedemez. Olayların bastırılmasından kısa bir süre sonra Çin Komünist Partisi (ÇKP) Liu’yu “karşı devrimci bir kalkışmanın ardındaki karanlık el” ilan eder ve on sekiz ay hapse mahkum eder. Bu mahkumiyet Liu’nun ardı arkası gelmeyecek tutuklanma ve eğitim/çalışma kamplarına gönderilme sürecinin sadece başlangıcıdır. Çin ana karası dışında çeşitli yayınlarda sesini duyurmaya çalışan Liu son olarak Charter 08 olarak bilinen demokrasi dilekçesini kaleme almak suçundan tutuklanır ve 2016 yılında yeterli sağlık hizmetlerini alamadığı hapishane koşullarında hayata gözlerini yumar.

Liu Xiaobo her sözü ve hareketiyle Çin’de tartışmalı bir karakter olsa da Liu’yu uluslararası alanda tanınan ve tartışılan bir figür haline getiren süreç Nobel komitesinin 2010 yılı barış ödülünü Liu’ya verme kararıyla hız kazanır. Kararın ardından, bazı batılı aydınlar Liu’nun koşulsuz batı hayranlığını en basitinden “naif” bulurken, daha keskin eleştirmenler Liu’yu “hümanist emperyalist” olarak nitelemekten geri kalmaz. Tartışmanın en keskin virajlarından biri Nobel kararını eleştiren Tarık Ali’nin Liu’yu Amerika’nın ve NATO’nun operasyonlarına verdiği destek dolayısıyla “neocon” olarak nitelemesiyle dönülür. Ben bu yazıda büyük oranda haklı bu eleştirileri tekrar gündeme getirmek yerine Liu’nun politik mücadelesini şekillendiren ahlakçı ve dinci bakış açısına, özel olarak da 1989 Tian’anmen olayları kapsamında “pişmanlık/tövbe/günah çıkarma” kavramına değineceğim.

Liu-Xiaobo-megaphone

Son zamanlarda Batılı bazı yayın organlarında dile getirildiğinin aksine Liu Xiaobo kendini herhangi bir dinin mensubu (yani Hıristiyan) olarak tanımlamamış olsa da çalışmalarının çoğunda Hıristiyan dininin meziyetlerine ya da İsa’nın pasif direnişine hayranlık düzeyinde göndermelerde bulunmuştur. Örneğin, “Çin’de Haysiyetli Yaşamak” başlıklı makalesinde, Mao’nun Yan’an Konuşmaları sırasında halkı “devrim makinesinin çarkları” olarak tanımlamasından bu yana Çin halkının tarihsel özneliklerini kaybettiklerini (aslında hanedanlık döneminde de durum farklı değildir), değişen şartlara göre tavır alan, iki yüzlü, pasif, fırsatçı, ve sorumsuz bir yaşam biçimine mahkum edildiklerini iddia etmiştir. Dahası bu durum insanları ruhanilikten, kutsallıktan ve inançtan uzaklaştırarak maddeci bir yönelime sokmuş, hayvani bir düzeye düşmelerine sebep olmuştur. Liu’ya göre, adalet hissinden yoksun bu zombi-vari yaşam pratiğinin tam tersi örneklerse pasif direnişin sembolleri Gandi, Martin Luther King ve İsa’dır. İsa’nın merhamet ve sevgi dolu direnişi yeryüzünde mucize ve güzelliklerin hala yaşanabilmesinin teminatıdır.

Liu’nun toptancı ve özcü kültürel yorumlarının eleştirisini bir tarafa bırakarak, meseleyi tarihsel öznelik ve sorumluluk meselesine getirmek istiyorum çünkü bu ikisinin pişmanlık ve günah çıkarma kavramlarıyla yan yana gelişi Liu’nun siyaset felsefesini oldukça iyi özetliyor. Liu, chanhui (pişman olma, itiraf etme) kavramını ilk kez 2 Haziran Açlık Grevi Bildirgesi’nde dile getirdi. Bildirgenin açılış cümlesi “Açlık grevindeyiz! Protesto ediyoruz! Davet ediyoruz! Pişmanız!” idi. Burada en sondaki chanhui fiiliyle Çin halkı geçmişiyle yüzleşmeye, yüzyıllar süren “köle” ya da bizdeki tabirle “kul” mantalitesinden kurtulmaya (ki Liu’ya göre Maocu yıllardan önemli liderlerin ölümüyle yaşanan anma olaylarına kadar herşey Çin halkının bu “köleleşmiş doğasını” yansıtmaktadır) ve hayatlarının gidişatını ele almaya davet edilmektedir. Elbette Liu’nun Maocu devrim yılları boyunca günlük dile yerleşmiş, yoğun içsel ve toplumsal mücadele anlamlarını içeren pipan douzheng (eleştiri/özeleştiri savaşı) terimi yerine daha ruhani ve bireysel, hatta insanın toplumla değil tanrı gibi doğaüstü bir varlıkla diyaloğunda anlam bulabilecek, geçmişin ahlaki olumsuzlanmasına dayanan chanhui kavramını kullanması bir tesadüf değil. Kültür Devriminin getirdiği yıkımı gözlemleyen Liu, sürekli bir düşman tehdidine dayanan çatışmacı siyasetin, özellikle de sınıf savaşının, insanları otoriter liderlere ve rejimlere mahkum ettiğine, dolayısıyla insan özgürlüğünün kişinin bu toplumsal ve siyasal çatışmalardan kurtulmasıyla mümkün olduğuna inanıyordu. Diğer bir deyişle Liu, insanın özgürlük mücadelesini siyasetin dışında bir yerde, daha doğrudan söylemek gerekirse ruhani bir alanda konumlandırıyordu. Kendisinin sıkça vurguladığı üzere, batının doğu karşısındaki üstünlüğünde Hıristiyanlığın günah çıkarma eylemi önemli bir rol oynuyordu.

Liu Xiaobo Tiananmen

Bu çerçeveden bakınca ne Liu’nun Tian’anmen Meydanı’nda yaşananlara getirdiği fütursuz eleştiriler (ki bunların başında Meydan’ı “yalan ve dedikodu merkezi” diye tanımlaması ve öğrenci hareketinin ÇKP’nin kendini reforme etme sürecini geciktirdiği iddiası gelmektedir), ne de sermaye sınıfının büyümesiyle sivil toplumun gelişip aşağıdan yukarı bir değişim sürecinin başlayacağına dair inancı, bireyin tarihsel sorumluluğu konusunda yaptığı çağrılarla çelişik görünmektedir: tek tek iyi insanlardan kurulu bir toplum mükemmel toplumdur ve Çin’de insanların iyi olmasının önündeki en büyük engel halkın ruhani gelişimine taş koyan komünist ideolojidir. Liu’nun siyaset felsefesindeki alışılageldik bu aleladelik Obama’nın başkan seçilmesinden sonra yazdığı bir yorumda iyice belirginleşmektedir. Liu’nun tabiriyle “demokrasinin bereketli toprakları” Amerika, Kenya kökenli siyahi Obama’yı başkan seçerek ne kadar kapsayıcı olabileceğini kanıtlamıştır. Çin de Dalay Lama’yı başkan atayarak farklı kesimleri kucaklayabilir ve böylece ayrılıkçı hareketlerin önüne geçebilir. Çin toplumuna dair yaptığı alabildiğine hoyrat ve maalesef sığ eleştiriden sonra bu tuhaf öneri insanı şaşırtmadığı gibi Liu’nun siyaset felsefesinin pragmatik yönünü de deşifre ediyor.

Yaptığım kısa internet araştırması Liu Xiaobo ya da geçtiğimiz günlerde tedavi için Almanya’ya gitmesine izin verilen eşi Liu Xia (Liu Şiya) konusunda dünyada yer yerinden oynarken Türkiye’de konunun ilgi çekmediğine işaret ediyor. Zaten Liu’nun herhangi bir çalışmasının Türkçe çevirisine rastlamadım. O yüzden çalışma kampında eşi Liu Xia’ya yazdığı bir şiiri çevirdim ki merak edenler üslubunun tadına bakabilsin. Çinli ve yabancı pek çok meslektaşı tarafından “kültürel nihilist” olarak tanımlanan Liu keskin üslubuyla yurtdışında büyük ilgi çekerken, kendi ülkesinde yeterli desteği görememiş, ölmeden hemen önce “kimseye düşman değilim” diyerek son sivil itaatsizlik eylemini gerçekleştirmiştir.

İsa’ya Bakarken

-mütevazi eşim için

Beni tanıyor musun İsa?

Sarı tenli bu Çinliyi

Hani şu insan kanına bulanmış ekmeklerin tanrılara rüşvet diye verildiği (ülkeden)

Sırf kutsiyeti ortadan kaldırmak için tanrılara ve Budalara dua ederiz

Bizim tanrılarımız altınlarla bezenmiştir

İmparator ve alimlerden asker ve azizelere

Niceleri tanrılara dönüşmüştür

Sadece nimetler ister ve asla tövbe etmeyiz

Bir sidik birikintisinde bile tanrıların suretini görürüz

Ben seni tanımıyorum, İsa

Bedenin çok zayıf ve büzülmüş

Kaburgaların tek tek gözüme batıyor

Çarmıhtaki duruşun nasıl da acımasız

Acıyı taşıyan sinirler

Hafifçe öne düşmüş bir baş

Şişmiş damarlarla örülü bir boyun

Eller, hareketsizce sarkmış

Uzamış parmaklar

Ateşteki kuru dallar gibi

İnsanoğlunun kötülüğü çok ağır

Oysa senin omuzların ne dar

Taşıyabilir misin, üstüne yüklenmiş çarmıhı?

Ağacın damarlarına sızan kan

İnsanlığı doğuracak şarabı mayalıyor

Sanırım sen bir piç idin

Zalim tanrı o zarı yırtıp

Seni yalnızlığa mahkum etti

Sırf

Tanrının sevgisini anlatasın diye, öyle mi?

Tevrat’ı okuyan müminler

Onun buyruklarında huşu bulup

Gazaplı tanrısından ürktüler

Soru yok, münazara yok

Mantık hiç yok

İnanç ya da inkar, sadakat ya da başkaldırı

O ki, ne isterse onu yaratır

O ki, yok etmek isterse seller oluşur

Tanrının şekli yoktur

Ama nefretin tohumlarını O eker

Yaradılış hikayesi bir parça eğlencelidir

Eşine rastlanmamış bir kötülüğe sebep olmuş olsa da

Atalarımız, Bilgelik Ağacı, Yılan

Tanrı eliyle bir dümen çevirdiler

İnsanoğlunun sürgününün başlamasından bu yana

Tanrı dipsiz bir çöplük oldu

O zamanlar İsa

Sen henüz doğmamıştın

Köydeki yemlik ile tanrının çarmıhı arasında

Zavallı bir çocuk

Zalim tanrıyı aşkın cismine büründürdü

Sürekli tövbe ve sonsuz kefaret

Aşk

Ne sınır ne hareket edecek yer var

Tarih öncesi karanlık gibi

26 Aralık 1998

Not: Yazıda tartışılan metinler Liu Xiaobo’nun farklı İngilizce derlemelerde yer alan makaleleridir. Çalışmaların büyük bir kısmı Perry Link ve meslektaşlarının derlediği No Enemies No Hatred: Selected Essays and Poems (2013) adlı kitapta bulunabilir. Şiir çevirisi için İngilizce ve Çince versiyonlar kullanılmıştır. Resimler sırayla South China Morning Post, tsquare.tv ve Wall Street Journal web sayfalarından alınmıştır.