Selda Altan

Siz de zaman zaman hayatınızda hiç yer kaplamayan bir insanla hayali tartışmalar yapar mısınız? Bana çok olur. Belli bir mesele üzerinden kendimi anlatmaya çalıştığım bu anlarda bazen geçmişimi, bazen hissettiklerimi, bazen de güncel bir sorun karşısındaki duruşumu açıklıyor olurum uzaktan tanıdığım birine. Konuşmamın hayali muhatabı bana dair önyargılar taşımadığından olacak, kendimi en rahat bu anlarda ifade ettiğimi hissederim. Oysa şimdi, sade bir blog yazarı olarak, ben kimim sorusuna cevap vermek ne kadar zor geliyor. Görüyorum ki kendimizi nasıl tarif ettiğimiz zamana ve mekana göre değişen bir şeymiş. Örneğin şimdi bu kişisel blogda kendimi Florida Üniversitesi’nde Asya tarihçisi olarak tanımlamanın bir anlamı var mı? Son üç yıldır anneyim, beş yıldır Hakan’ın eşiyim, on sekiz yıl öğrenciydim şimdi üniversitede hoca oldum, daha küçüklere ders verdiğim uzun yıllar oldu, gezip tozduğum zamanlar da…

Sizce bunların herhangi biri, diplomalarım veya konuştuğum diller beni tarif edebilir mi? Ya da bunların hepsi desem, başkalarının beni nasıl gördüğü ne olacak? Annem için akıllı, merhum babam için ağır başlı, eşim için asi, tanıdıklarım için soğuk biriysem ben nasıl biriyim sahiden? Benim kendime dair hissettiklerim, başkalarının bana dair hissettiklerinden bağımsız mı? Bilgisayar başında yalnız başıma oturup şu yazdıklarımı internette paylaşmak beni yalnızlıktan kurtarır mı? Türkiye’de doğmuş olmak ya da Amerika’da yaşıyor olmak beni bu coğrafyalara ait yapar mı? Yoksa kimlik kartımdaki TC devleti mi beni tanımlayacak olan? Neredeyse her gün soruyorlar ya burada, ‘where are you from?’ diye, acaba o mu sorunun cevabı? Yok, değil, çünkü ona da laf olsun diye cevap veriyorum artık.

Mesela İstanbul’un yeri ayrıydı ta ki ben Kanlıca sahilinde oturup benimle aynı dili konuşup aynı havayı soluyan şairlerden esinlenerek şiirler yazmayı bırakana kadar. Ta ki, ilk duraktan bindiğimiz tıklım tıkış otobüste, son durağa kadar her gün aynı insanlarla güle oynaya gitmeyi bırakıp, aktarmalı otobüs seferlerinde o plazanın önünden bu plazanın önüne koşturmaya başlayana kadar; Kadıköy dükkanlarından değil AVM’lerden alışveriş yapmak daha havalı olana kadar… Anlayın işte, güzelim İstanbulum çocukluğumla birlikte tarihe karışana kadar İstanbul derdim kendime (babam hep İstanbul, hep Beykoz kaldı tabi ki…).

Boğaz çocuğuyum derdim yeterdi de artardı, herkes anlardı değil mi? Şimdi kim anlayabilir? Kim tarif edebilir İstanbul olmayı, İstanbul’da yaşamayı? Mesela sükunetinde huzur bulduğum işçi semti Beykozum vardı, şimdilerde hafta sonu araba yığınına dönüşen yabancı bir ülke olmuş, sanki insanlar yeni bir dil keşfetmişler de onunla iletişim kuruyorlar. Ben dil öğrenmede hem istekli hem yetenekliyimdir ama bu dili öğrenmek gelmiyor içimden. Tamamen kavga üzerine kurulmuş bir dili neden öğreneyim ki? Ya minicik kızım da ana dilim deyip onu öğrenmeye kalkışırsa! Yok, karamsarlığın böylesi beni bir yere götürmeyecek, ben en iyisi niye yazmak istediğimi anlatmaya çalışayım.

Aslında yazmak istemiyorum, çok üşeniyorum, bu bloğu açıp açmamayı aylarca düşündüm. İki gün yazsam, üçüncü gün kesin bırakırım dedim. Ne iyi bir yazarım, ne çok ilginç fikirlerim var. Yazacaklarım niye başkalarını ilgilendirsin ki? İlgilendirmez zaten, ben de kendim için yazıyorum galiba. Düşündüklerim bir yerlerde kalsın, okuduklarımın, gördüklerimin, hissettiklerimin bir kaydı olsun. Belki üstüne biri bir yorum yapar, mevcut sorularıma cevaplar ya da birlikte yepyeni sorular buluruz. Belki havadan sudan konuşur, her sabah içine uyandığımız kabuslardan azıcık kurtuluruz. Belki kızımın yüzüne güldüklerim daha gerçek, daha çok olur, belki konuştuklarımız daha eğlenceli olur, belki dünyayı yazmak yaşamaktan daha kolaydır. Denemeden bilebilir miyiz? Velhasıl kelam, ‘kafamda bir tuhaflık,’ içimde bir ‘dünya ağrısı’ boğazımdaki düğümü çözmenin yollarını arıyorum. İki kaşımın arasındaki değil, yanaklarımdaki kırışıklıkları arttırmanın yolunu, uzun zamandır unuttuğum şaşırmanın, yeni dostlar, yeni sözler bulmanın, içine sığmadığım dillerden kurtulmanın yollarını arıyorum. Siz de bir el verirseniz…