Crazy Rich Asians/Çılgın Zengin Asyalılar

Amerika’da son haftaların gişe rekortmeni filmi Çılgın Zengin Asyalılar, Çin kökenli bir grup Singapurlu aileyi değil de petrol zengini Arap prenslerinin şaşalı hayatını konu edinseydi ilk gösterime gireceği ülkelerden biri Türkiye olur, belki içinden geçmekte olduğumuz ekonomik kriz günlerinde bir nebze nostaljik olmamıza sebep olurdu. Şaka değil, bundan 10-12 yıl önce Türkiye’de bir kesim bu gösterişli hayatlara sadece bir adım uzakta olduğumuzu düşünüyor, ulusal zenginliğin hangi kaynaklardan aktığına dair teorilere kulak asmadan meseleyi bir kültür meselesine indirgiyor, (son birkaç yıllık eğilimleri bir kenara bırakırsak) kendi gibi kültürü de uzak Asya memleketlerini ülkeye referans edinmiyordu. Kısacası filmimiz Arap prenslerini değil her 34 kişiden birinin milyoner olduğu dünyanın finans merkezlerinden 5,5 milyonluk şehir devleti Singapur elitlerini konu edindiğinden muhtemeldir ki Türkiye’de gösterime girmeyecek. Ama üzülmeyelim, korsan film sitelerimiz sinemalardan daha etkin çalıştığından sanırım yakında hepimiz Türkçe dublajıyla filme erişebileceğiz.

Crazy Rich Asians

Peki bizde salon gösterimine bile uygun görülmeyen bu film nasıl oldu da Amerika’da bir anda gişe rekortmeni oldu? Dahası filmin uyarlandığı üç ciltlik kitap serisi çok satan listelerinin tepesine oturuverdi. Halk kütüphanelerinde serinin her bir kitabı için en az 30 kişi sırada bekliyor. Filmi ve kitabı bu derece cazip kılan daha düne kadar sömürge idaresinde yaşayan Asyalıların çılgın zenginlikleri mi, yoksa bu çılgın zenginliğin dünyanın beyaz elitlerinin elinden Asyalılara doğru kayıyor olması mı?

Çılgın Zengin Asyalılar konu ve içerik olarak bizim İstanbullu Gelin’den hallice… New York Üniversitesi’nde ekonomi hocalığı yapmakta olan Rachel Chu, bahar tatilinde erkek arkadaşı Nick Young’ın ailesiyle tanışmak üzere Singapur’a seyahat eder. Burada sevgilisinin kendisinden sakladığı büyük sırrı keşfeder: Nick, Singapur’un en zengin ailelerinden birinin veliahdıdır. Müstakbel kayınvalide açısından Rachel gibi sıradan ve Çinli kökenlerini geride bırakmış, geçmişi belirsiz bir ailenin kızını gelin olarak kabullenmek söz konusu bile değildir. Bu noktadan sonra mesele basit bir gelin-kayınvalide çekişmesinin ötesine geçip aile merkezli geleneksel Asya değerleriyle birey merkezli ve “özgürlükçü” Amerikan kültürünün çatışmasına dönüşür. Kendisi de Singapur’un zengin ailelerinden gelmekte olan ve zorunlu askerlik hizmeti gibi problemler yüzünden Amerika’da yetişmiş olan yazar Kevin Kwan’a göre bu kör dövüşünde ya iki taraf da kazanacaktır ya da iki taraf da kaybedecektir. Tüm romantik komediler gibi mutlu sonla bitmesi gereken filmde taraflar ancak fedakarlık yaparak mutluluğa giden yolu bulur. Bizler de bu arada çılgın bekarlığa veda partilerinden, unutulmaz düğün törenlerine, milyonlar harcanan antika mücevherlerden her anına eşitsizliklerin damga vurduğu sancılı ve çarpıcı bir günlük hayata şahit oluruz.

Crazy Rich Asians II

Film hakkında söylenecek çok şey var. Avro-Amerika’nın ırkçı “Asyalılar geliyor” fobisinden, doğu-batı çatışmasının alışılageldik kodlarına, Hollywood’da umut edilen etnik değişimlerden Asyalıların popüler kültürde servetlerine paralel artan pozitif görünürlüklerine pek çok açıdan tartışıldı film. Özellikle Singapur gibi ülkelerde finansal hareketler, arazi ve emlak rantlarıyla sağlanan hızlı zenginleşme ve gelir dağılımı uçurumu konularına değinen yazılar “çılgın” Asyalıların nasıl bu hale geldiğini ve onlarla gelecekte nasıl başa çıkacaklarını merak edenler tarafından ilgiyle takip ediliyor.

Benim en çok dikkatimi çeken ise filmde cinsler arası ilişkilerin sunuluş biçimi oldu. Kanımca filmin bu derece ilgi görmesinin altında yatan sebeplerden biri filmin hızla deforme olan heteroseksüel aile yapısını doğunun seküler değer sistemleri içinde yeniden doğruluyor olması. Global düzeyde tüm dağılmışlıklarına rağmen bu zengin aileler ekonomik refah, kalkınma ve bireysel mutluluk ile geleneksel aile formunun birbirini besleyebileceğinin kanıtları olarak sergileniyor. Bu halleriyle de hem denizaşırı ülkelerde kendini marjinal hisseden Asyalılara hem de farklı birliktelik biçimlerine direniş gösteren muhafazakar Amerikalılara hitap ediyorlar. Bunca yıllık siyasi ve ekonomik çekişmeden sonra birilerinin erkek egemen düzenin teminatı aileyi doğu-batı kaynaşmasının kilidi olarak görmesini oldukça manidar buluyorum. Bence de Asya’dan öğrenilecek çok şey var ve zenginliğin dünyada daha adilce dağılması hepimizin arzusu fakat yine belli ellerde biriken bu zenginliğin hem doğuda hem batıda tarihsel olarak sorunlu geleneksel aile yapısının yeniden üretimi için araçsallaştırılması hiç de yeni bir hikaye olmaz. Ne eğlence anlayışı en iyi giysileri, mücevherleri ve erkekleri kapma yarışına indirgenmiş kadınlar, ne de liberal düşüncenin oyun teorilerini kayınvalidesine erdem dersi vermek için kullanan Rachel Chu’lar daha özgürlükçü bir toplum için çalışan kadınlara yol gösterici olabilir. Her birimiz duvar yıkma peşinde olabiliriz ama yıkmaya çalıştıklarımız aynı duvarlar değil.

Yapım yılı: 2018

Yönetmen: Jon M. Chu

Uyarlama Kitap Yazarı: Kevin Kwan

 

Liu Xiaobo: Komünist Toprakların Liberal Şehidi

Yıllar önce bir Çin tarihi dersinde sahanın bilinen akademisyenlerinden hocamız kitap eleştirisi yazarken kullandığı tuhaf bir yöntemden bahsetmişti. Şayet beğenmediği bir çalışma hakkında eleştiri yazması istenirse, kitabı kısaca özetler, olumsuz eleştirilerden olabildiğince kaçınmaya çalışırmış. Sebebini sorduğumuzda, “ya çalışmanın sahibi ölür, ben de yazdıklarımdan ötürü pişman olursam” demişti. Akademik nezaket konusunda çok iddialı olamayan ben bu tavrı sorumsuzca bulmuş, yapıcı eleştiriye herkesin ihtiyacı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi geçen sene (Temmuz 2017) vefat etmiş insan hakları aktivisti Liu Xiaobo (Liu Şiyabo) hakkında yazarken benzer bir ikilemin içinde buluyorum kendimi. Devletinden ve ülkesindeki pek çok insandan farklı şekilde düşündüğü için yıllarca baskı görmüş, hapishane koşullarında hayatını kaybetmiş ve son anına kadar söylediklerinden geri adım atmamış bir entelektüeli eleştirmeye hakkımız var mı? Bence var çünkü bu kadar fedakarlık üzerine kurulu bir politik mücadele her açıdan değerlendirmeyi ve tartışmayı hak eder. Herhalde Liu Xiaobo da bu derece keskin bir üslubu insanlar mücadelesini basit bir kişisel trajediye dönüştürmesin, politik ve felsefi bir kulvarda tartışsın diye benimsemiştir.

 

Liu Xiaobo SCMP

1955 doğumlu Liu Xiaobo, Kültür Devrimi (1966-76) sırasında okullar kapanınca eğitimine ara vermek zorunda kalan kuşaktan. Pek çok yaşıtı bu süreçte eğitim hakkından yoksun kaldığı için şikayet ederken, Liu ise bu yılları kendisine doktriner Maoist bir eğitimden uzak kalma şansı verdiği için bir tür özgürlük dönemi olarak tanımlar. Kültür Devrimi sona erince Çin edebiyatı alanında lisansını tamamlayan Liu, Pekin’de önce yüksek lisans derecesi alıp ardından “Estetik ve İnsan Özgürlüğü” konulu bir doktora tezi yazar. Kariyerinin bundan sonraki kısmında Pekin Eğitim Üniversitesi’nde dersler vermeye başlar. Bir taraftan farklı kişiliğiyle öğrencilerin ilgisini çeken bir hoca olurken, diğer taraftan eleştirel, hatta zaman zaman saldırgan üslubuyla Çin’in önde gelen entelektüellerinin antipatisini kazanır. 1980lerde Oslo ve New York’ta geçirdiği zamanlarda hem batılı entelektüelleri eleştirmekle hem de batının değerleriyle Çin toplumuna eleştiriler getirmekle meşgul olur, ta ki 1989’da Çin’in üniversite gençliği demokrasi talebiyle Tian’anmen Meydanı’nı doldurana kadar… Demokrasi hareketi sırasında yaşanan trajik olayların ardından Meydan, Liu için hayatının son günlerine kadar devam edecek ağır bir yüzleşme alanına dönüşür. Ne olayların ardından yoldaşlarını geride bırakarak yabancı konsolosluklara sığındığı için, ne de en başından olayların son derece ölüm merkezli ilerlemesine (öğrenciler ve ardından Liu açlık grevine gitmiştir) izin verdiği için kendisini affedemez. Olayların bastırılmasından kısa bir süre sonra Çin Komünist Partisi (ÇKP) Liu’yu “karşı devrimci bir kalkışmanın ardındaki karanlık el” ilan eder ve on sekiz ay hapse mahkum eder. Bu mahkumiyet Liu’nun ardı arkası gelmeyecek tutuklanma ve eğitim/çalışma kamplarına gönderilme sürecinin sadece başlangıcıdır. Çin ana karası dışında çeşitli yayınlarda sesini duyurmaya çalışan Liu son olarak Charter 08 olarak bilinen demokrasi dilekçesini kaleme almak suçundan tutuklanır ve 2016 yılında yeterli sağlık hizmetlerini alamadığı hapishane koşullarında hayata gözlerini yumar.

Liu Xiaobo her sözü ve hareketiyle Çin’de tartışmalı bir karakter olsa da Liu’yu uluslararası alanda tanınan ve tartışılan bir figür haline getiren süreç Nobel komitesinin 2010 yılı barış ödülünü Liu’ya verme kararıyla hız kazanır. Kararın ardından, bazı batılı aydınlar Liu’nun koşulsuz batı hayranlığını en basitinden “naif” bulurken, daha keskin eleştirmenler Liu’yu “hümanist emperyalist” olarak nitelemekten geri kalmaz. Tartışmanın en keskin virajlarından biri Nobel kararını eleştiren Tarık Ali’nin Liu’yu Amerika’nın ve NATO’nun operasyonlarına verdiği destek dolayısıyla “neocon” olarak nitelemesiyle dönülür. Ben bu yazıda büyük oranda haklı bu eleştirileri tekrar gündeme getirmek yerine Liu’nun politik mücadelesini şekillendiren ahlakçı ve dinci bakış açısına, özel olarak da 1989 Tian’anmen olayları kapsamında “pişmanlık/tövbe/günah çıkarma” kavramına değineceğim.

Liu-Xiaobo-megaphone

Son zamanlarda Batılı bazı yayın organlarında dile getirildiğinin aksine Liu Xiaobo kendini herhangi bir dinin mensubu (yani Hıristiyan) olarak tanımlamamış olsa da çalışmalarının çoğunda Hıristiyan dininin meziyetlerine ya da İsa’nın pasif direnişine hayranlık düzeyinde göndermelerde bulunmuştur. Örneğin, “Çin’de Haysiyetli Yaşamak” başlıklı makalesinde, Mao’nun Yan’an Konuşmaları sırasında halkı “devrim makinesinin çarkları” olarak tanımlamasından bu yana Çin halkının tarihsel özneliklerini kaybettiklerini (aslında hanedanlık döneminde de durum farklı değildir), değişen şartlara göre tavır alan, iki yüzlü, pasif, fırsatçı, ve sorumsuz bir yaşam biçimine mahkum edildiklerini iddia etmiştir. Dahası bu durum insanları ruhanilikten, kutsallıktan ve inançtan uzaklaştırarak maddeci bir yönelime sokmuş, hayvani bir düzeye düşmelerine sebep olmuştur. Liu’ya göre, adalet hissinden yoksun bu zombi-vari yaşam pratiğinin tam tersi örneklerse pasif direnişin sembolleri Gandi, Martin Luther King ve İsa’dır. İsa’nın merhamet ve sevgi dolu direnişi yeryüzünde mucize ve güzelliklerin hala yaşanabilmesinin teminatıdır.

Liu’nun toptancı ve özcü kültürel yorumlarının eleştirisini bir tarafa bırakarak, meseleyi tarihsel öznelik ve sorumluluk meselesine getirmek istiyorum çünkü bu ikisinin pişmanlık ve günah çıkarma kavramlarıyla yan yana gelişi Liu’nun siyaset felsefesini oldukça iyi özetliyor. Liu, chanhui (pişman olma, itiraf etme) kavramını ilk kez 2 Haziran Açlık Grevi Bildirgesi’nde dile getirdi. Bildirgenin açılış cümlesi “Açlık grevindeyiz! Protesto ediyoruz! Davet ediyoruz! Pişmanız!” idi. Burada en sondaki chanhui fiiliyle Çin halkı geçmişiyle yüzleşmeye, yüzyıllar süren “köle” ya da bizdeki tabirle “kul” mantalitesinden kurtulmaya (ki Liu’ya göre Maocu yıllardan önemli liderlerin ölümüyle yaşanan anma olaylarına kadar herşey Çin halkının bu “köleleşmiş doğasını” yansıtmaktadır) ve hayatlarının gidişatını ele almaya davet edilmektedir. Elbette Liu’nun Maocu devrim yılları boyunca günlük dile yerleşmiş, yoğun içsel ve toplumsal mücadele anlamlarını içeren pipan douzheng (eleştiri/özeleştiri savaşı) terimi yerine daha ruhani ve bireysel, hatta insanın toplumla değil tanrı gibi doğaüstü bir varlıkla diyaloğunda anlam bulabilecek, geçmişin ahlaki olumsuzlanmasına dayanan chanhui kavramını kullanması bir tesadüf değil. Kültür Devriminin getirdiği yıkımı gözlemleyen Liu, sürekli bir düşman tehdidine dayanan çatışmacı siyasetin, özellikle de sınıf savaşının, insanları otoriter liderlere ve rejimlere mahkum ettiğine, dolayısıyla insan özgürlüğünün kişinin bu toplumsal ve siyasal çatışmalardan kurtulmasıyla mümkün olduğuna inanıyordu. Diğer bir deyişle Liu, insanın özgürlük mücadelesini siyasetin dışında bir yerde, daha doğrudan söylemek gerekirse ruhani bir alanda konumlandırıyordu. Kendisinin sıkça vurguladığı üzere, batının doğu karşısındaki üstünlüğünde Hıristiyanlığın günah çıkarma eylemi önemli bir rol oynuyordu.

Liu Xiaobo Tiananmen

Bu çerçeveden bakınca ne Liu’nun Tian’anmen Meydanı’nda yaşananlara getirdiği fütursuz eleştiriler (ki bunların başında Meydan’ı “yalan ve dedikodu merkezi” diye tanımlaması ve öğrenci hareketinin ÇKP’nin kendini reforme etme sürecini geciktirdiği iddiası gelmektedir), ne de sermaye sınıfının büyümesiyle sivil toplumun gelişip aşağıdan yukarı bir değişim sürecinin başlayacağına dair inancı, bireyin tarihsel sorumluluğu konusunda yaptığı çağrılarla çelişik görünmektedir: tek tek iyi insanlardan kurulu bir toplum mükemmel toplumdur ve Çin’de insanların iyi olmasının önündeki en büyük engel halkın ruhani gelişimine taş koyan komünist ideolojidir. Liu’nun siyaset felsefesindeki alışılageldik bu aleladelik Obama’nın başkan seçilmesinden sonra yazdığı bir yorumda iyice belirginleşmektedir. Liu’nun tabiriyle “demokrasinin bereketli toprakları” Amerika, Kenya kökenli siyahi Obama’yı başkan seçerek ne kadar kapsayıcı olabileceğini kanıtlamıştır. Çin de Dalay Lama’yı başkan atayarak farklı kesimleri kucaklayabilir ve böylece ayrılıkçı hareketlerin önüne geçebilir. Çin toplumuna dair yaptığı alabildiğine hoyrat ve maalesef sığ eleştiriden sonra bu tuhaf öneri insanı şaşırtmadığı gibi Liu’nun siyaset felsefesinin pragmatik yönünü de deşifre ediyor.

Yaptığım kısa internet araştırması Liu Xiaobo ya da geçtiğimiz günlerde tedavi için Almanya’ya gitmesine izin verilen eşi Liu Xia (Liu Şiya) konusunda dünyada yer yerinden oynarken Türkiye’de konunun ilgi çekmediğine işaret ediyor. Zaten Liu’nun herhangi bir çalışmasının Türkçe çevirisine rastlamadım. O yüzden çalışma kampında eşi Liu Xia’ya yazdığı bir şiiri çevirdim ki merak edenler üslubunun tadına bakabilsin. Çinli ve yabancı pek çok meslektaşı tarafından “kültürel nihilist” olarak tanımlanan Liu keskin üslubuyla yurtdışında büyük ilgi çekerken, kendi ülkesinde yeterli desteği görememiş, ölmeden hemen önce “kimseye düşman değilim” diyerek son sivil itaatsizlik eylemini gerçekleştirmiştir.

İsa’ya Bakarken

-mütevazi eşim için

Beni tanıyor musun İsa?

Sarı tenli bu Çinliyi

Hani şu insan kanına bulanmış ekmeklerin tanrılara rüşvet diye verildiği (ülkeden)

Sırf kutsiyeti ortadan kaldırmak için tanrılara ve Budalara dua ederiz

Bizim tanrılarımız altınlarla bezenmiştir

İmparator ve alimlerden asker ve azizelere

Niceleri tanrılara dönüşmüştür

Sadece nimetler ister ve asla tövbe etmeyiz

Bir sidik birikintisinde bile tanrıların suretini görürüz

Ben seni tanımıyorum, İsa

Bedenin çok zayıf ve büzülmüş

Kaburgaların tek tek gözüme batıyor

Çarmıhtaki duruşun nasıl da acımasız

Acıyı taşıyan sinirler

Hafifçe öne düşmüş bir baş

Şişmiş damarlarla örülü bir boyun

Eller, hareketsizce sarkmış

Uzamış parmaklar

Ateşteki kuru dallar gibi

İnsanoğlunun kötülüğü çok ağır

Oysa senin omuzların ne dar

Taşıyabilir misin, üstüne yüklenmiş çarmıhı?

Ağacın damarlarına sızan kan

İnsanlığı doğuracak şarabı mayalıyor

Sanırım sen bir piç idin

Zalim tanrı o zarı yırtıp

Seni yalnızlığa mahkum etti

Sırf

Tanrının sevgisini anlatasın diye, öyle mi?

Tevrat’ı okuyan müminler

Onun buyruklarında huşu bulup

Gazaplı tanrısından ürktüler

Soru yok, münazara yok

Mantık hiç yok

İnanç ya da inkar, sadakat ya da başkaldırı

O ki, ne isterse onu yaratır

O ki, yok etmek isterse seller oluşur

Tanrının şekli yoktur

Ama nefretin tohumlarını O eker

Yaradılış hikayesi bir parça eğlencelidir

Eşine rastlanmamış bir kötülüğe sebep olmuş olsa da

Atalarımız, Bilgelik Ağacı, Yılan

Tanrı eliyle bir dümen çevirdiler

İnsanoğlunun sürgününün başlamasından bu yana

Tanrı dipsiz bir çöplük oldu

O zamanlar İsa

Sen henüz doğmamıştın

Köydeki yemlik ile tanrının çarmıhı arasında

Zavallı bir çocuk

Zalim tanrıyı aşkın cismine büründürdü

Sürekli tövbe ve sonsuz kefaret

Aşk

Ne sınır ne hareket edecek yer var

Tarih öncesi karanlık gibi

26 Aralık 1998

Not: Yazıda tartışılan metinler Liu Xiaobo’nun farklı İngilizce derlemelerde yer alan makaleleridir. Çalışmaların büyük bir kısmı Perry Link ve meslektaşlarının derlediği No Enemies No Hatred: Selected Essays and Poems (2013) adlı kitapta bulunabilir. Şiir çevirisi için İngilizce ve Çince versiyonlar kullanılmıştır. Resimler sırayla South China Morning Post, tsquare.tv ve Wall Street Journal web sayfalarından alınmıştır.

Hizmetçi

Old Boy ve Lady Vengeance filmlerinden tanıdığımız Koreli yönetmen Park Chan-wook’un 2016 yapımı filmi Hizmetçi, insan doğasının tarihsel sürekliliği ve bağlamsal öngörülemezliği üzerine etkileyici bir yorum. Hikaye, 1930lu yıllarda Japon idaresindeki Kore’de geçiyor. Ana karakter Hideko (Kim Min-hee), nadide kitap kopyalarını konutundaki özel müzayedelerle satışa çıkaran sapkın bir akrabasıyla yaşarken, zamanla hizmetçisi Sookee (Kim Tae-ri) ile beklenmedik bir yakınlaşma içine girer; oysa Sookee’nin asıl amacı Hideko’nun servetini ele geçirmektir.

The Handmaiden 2

Film içindeki tüm karakterler bencilce kendi emellerine koşarken izleyicide sıradan bir kurgu hissi oluşsa da film ilerledikçe olayların hiç umulmadık noktalara vardığına tanık oluyoruz. Herkesin adeta bir satranç oyunu gibi bireysel hamlelerini yaptığı bu mantık oyununun galibi aşk ve şehvet oluyor. Sonuç tanıdık olsa da hikaye boyunca bir sonraki adımı merak ettiren her hamle seyirciyi tüm bu karmaşık problemin bir ucundan tutmaya zorluyor. Zaten yönetmen Park bir söyleşisinde ‘Pasifliği teşvik eden filmleri izlemekten zevk almıyorum. Eğer bu türden bir rahatlığa ihtiyacınız varsa, neden spa’ya gitmediğinizi anlamıyorum’ demiş. Yani seyircisini rahatsız etmek isteyen yönetmenlerden ve bu yüzden her filminde ısrarla intikam, şiddet, nefret ve benzeri temaları işliyor. Hizmetçi filminde de kadın cinselliğini bundan onlarca yıl önceki haliyle mercek altına alarak hem bugünkü porno sektörüne göndermelerde bulunmuş, hem de erkek egemen bir dünyada kadının tüm fiziksel ve duygusal gerçekliğiyle kendini var etmesinin koşullarını sorgulamış.

Kadın bir yönetmenin gözünden bambaşka yansıtılacak bu problem, Park’ın ellerinde kaçınılmaz olarak eril bakışı merkezine almış. Bu noktadan çok eleştiri götürür olmasına rağmen erkeklerin tüm bu meseleler üzerinden kendilerine bakabilmeleri için önü açık bir pencere sunuyor. Kısacası, içeriğinden metoduna, baştan aşağı eril ama bir o kadar da başarılı bir film. Her bir sahnesi ayrı tartışma konusu olabilecek yoğunluktaki filmin en başarılı noktaları olarak anlatının doğrusal olmayan kurgulanışını ve oyuncu performanslarını vurgulayarak bitireyim. Bir sonraki Park filmine kadar.

Yönetmen: Park Chan-wook

Yapım yılı: 2016

Dili: Korece

Vejetaryen – Han Kang

Vejetaryen Kapak

Kendini doğanın tek sahibi ve dolayısıyla hakimi gören insanın, doğadaki en zararlı canlı türü olduğu bilimsel çevrelerde çoktandır kabul görüyor. Doğayla kurduğumuz bu sorunlu ilişki son yıllarda sadece bilimsel çalışmalarda değil görsel sanatlar ve edebiyat dünyasında da çokça irdelenir oldu. Koreli kadın yazar Hang Kang, gördüğü bir rüya sonrası et yemeyi bırakan kadın kahramanı Yonghe aracılığıyla bu tartışmaya dahil olmuş ve insanların doğayla ve birbirleriyle kurduğu bu tahammülsüz, eşitsiz ve yok edici ilişkiyi çok sade bir hikayeyle dikkatimize sunmuş.

Yonghe, her haliyle ‘sıradan’ bir kadınken, sadece et yemeyi bırakarak ve zamanla bir ağaca dönüşme sanrılarına kapılarak etrafındaki insanların hayatlarında büyük dönüşümlere yol açar. İlginç bir şekilde hikaye Yonghe’nin kendi düşünme süreçlerine yoğunlaşmaktansa okuyucuyu Yonghe’nin yakınlarının tavırlarını anlamaya davet eder. İşte bu sayede bizler, alternatif yaşam formlarına ya da pasif direnişe yönelen insanlara karşı tahammülsüzlüğümüzü, sahip olamadıklarımızın peşinde tatminsizce koşuşumuzu, kadın-erkek ve türler arası güç dengesizliklerini, bastırılamayan tüketim ve yok etme iştahımızı keşfederiz. Bir tür olarak insan doğanın neresindedir? Kendi bedenimiz ve başka türler üzerinde ne kadar söz hakkımız var? Sadece kendimize yönelerek etrafımızda ne tür değişimler tetikleyebiliriz? Vejetaryen gibi kısa ve sade bir hikayede benim bulduğum bazı sorular bunlar oldu.

Gördüğüm kadarıyla benim okumakta oldukça geciktiğim kitabı Türkiyeli okuyucular pek çok açıdan değerlendirmiş. Kimisi hikayenin üslubundaki görsellikten etkilenmiş, kimisi hikaye kahramanı Yonghe’nin sıra dışı hikayesini sıradan bir kadının varoluş çabası olarak yorumlamış. Benim ki de dahil olmak üzere bu kadar farklı yorum ve yaklaşıma el veren bir eserin başarısından şüphe duyulmaz sanırım.

Kore’de 2007 yılında yayımlanan romanın 2015’te yapılan İngilizce çevirisi büyük tartışmalara sebep olmuş, ben Türkçe çeviriyi keyifle okudum ve yazarın kurmaya çalıştığı dingin üsluba sadık kalındığını hissettim. Göze takılan tek şey Kore yemeklerinin isimleriydi ki bu da çeviriden değil, bu yemeklerin Türkçe isimlerine günlük hayatta fazla denk gelmemizden kaynaklanıyor. Türkiye’de Kore kültürüne olan ilginin hızla arttığını düşünürsek birkaç yıl sonra bu isimleri yabancı bulmayacağımız kesin.

Romanın başarısız bir de film uyarlaması var (henüz izleyemedim, kendimi her an tekzip edebilirim) fakat ben bu güçlü hikayenin Pan’ın Labirenti ve Suyun Şekli gibi başarılı filmlere imza atmış Guillerme del Toro gibi bir yönetmenin elinde çok daha etkileyici bir kurguya ilham verebileceğine inanıyorum. İnsan egoizmini sorgulama ihtiyacımız ortadan kalkmadığı müddetçe böyle öykülere olan ilgimiz nasılsa azalmayacak.

April Yayıncılık, Çeviren: Göksel Türközü, İlk Basım 2016

Melekler Beyaz Giyer / 嘉年华

Genç Mia (Qi Wen), Çin’in Xiamen eyaletinde sahil kenarı bir otelde kaçak olarak çalışmaktadır. Bir gün on iki yaşında iki kız öğrenciyle orta yaşlı bir adam konaklamak üzere otele gelir. Üst düzey bir yetkili olan adamın kızlara tecavüzünün o gece tek tanığı olan Mia işini kaybetme korkusu ve sahte bir kimlik edinme umuduyla gerçekleri saklamayı seçer, ta ki kendisi de erkek dünyasının bir ezileni olduğunu fark edene kadar.

Melekler Beyaz Giyer, Black Coal Thin Ice filminin yapımcısı Vivian Qu’nün ilk yönetmelik deneyimi. Filmi çektiğinde Mia karakterini canlandıran Vicky Chen henüz 12 yaşındaymış fakat Çin’de bütün göçmen kızların çok genç göründüğünü gözlemleyen Qu, 15 yaş rolü için Chen’ı oynatmaktan imtina etmemiş. Gelir eşitsizliği, göç ve yolsuzluk gibi pek çok soruna tamamen kadın bakış açısıyla yaklaşan filmin senaryosu da yine Qu’ye ait.

angels-wear-white

12 yaşındaki iki kızın yaşadığı travmayı konu alan filmde cinsel taciz aslında günlük hayatın her noktasında karşımıza çıkıyor. Kendisi de çocuk olan Mia ablası saydığı otel resepsiyonistinin erkek arkadaşı tarafından; resepsiyonist genç kadın, sevgilisi ve sevgilisinin patronu tarafından türlü şekillerde taciz ediliyor. Bütün bu hikayeler silsilesini bir araya getirense sahildeki beyaz elbiseli devasa Marilyn Monroe heykeli. Bir film eleştirmeni Monroe’yu ‘kadının nesneleştirilmesinin en bilinen sembolü’ olarak tanımlasa da, bence böyle erkek merkezli bir anlamın dışında filmdeki heykel ‘kendini kadın olarak kucaklama’ durumunu temsil ediyor. Bu yüzden Mia bekaretini satacağı gün tıpkı Monroe gibi beyaz bir elbise giyiyor. Onun Monroe heykeline sürekli aşağıdan, sadece ojeli tırnaklarını, topuklu ayakkabısını, çıplak bacaklarını ve eteğini görecek şekilde bakabiliyor olması aslında emeğiyle hayatta kalmaya çalışan alt sınıftan bir genç kızın kendi olmaya dair çarpık algısını da temsil etmiş oluyor. Tecavüz gibi açık bir şiddet biçiminin kendi başına gelmeyeceğini düşünen Mia, farklı biçimde de olsa benzer bir şiddete maruz kaldığında mağdur kadınların tarafına geçmeyi seçiyor.

Kadın tecrübesini sınıfsal ve politik geçişkenliği ile betimlemeyi başaran yönetmen sinemanın görsel gücünü iddialarını desteklemek için kullanmakta büyük maharet göstermiş. Örneğin üç ayrı doktorun sırayla on iki yaşındaki tecavüz mağduru Wen’ın bekaret zarını kontrol ettiği sahne, Wen’ın görüntülü telefon konuşmasında arkadaşına uçsuz bucaksız denizin sesini dinletmesi, sözüne kıymet verilmeyen Wen’ın doktor koltuğundaki sessiz göz yaşları, ya da okul masraflarının karşılanması karşılığında davadan vazgeçilebileceği teklifinin diğer mağdur kızın ailesi tarafından iletildiğinde Wen’ın babasının sorduğu ‘peki ya adalet?’ sorusu sınırsız iddia, anlam ve sorgulamayla yüklü. Tecavüz mağdurunun her durumda suçlu olduğu, kadın olmanın cinsel çağrışımlar dışında hiçbir anlam taşımadığı, her karşı çıkışın bir çırpıda bastırıldığı bir erkek dünyasında bırakalım adalet aramayı, insanca var olmak mümkün mü? Harika müziklerle donatılmış filmi izlerken ben umudumu kaybetmedim, çünkü Monroe heykeli gitse de o küçük kadınların hiçbiri vazgeçmedi. Umarım bu sarsıcı filmi izleme imkanı bulabilirsiniz.

Yönetmen: Vivian Qu

Yapım yılı: 2017

Dil: Çince

Hong Kong, 2018

pexels-photo-722218.jpeg

Uzak Doğu’nun en çok merak uyandıran yerlerinden biridir Hong Kong. Bölgede sömürgeci yönetimden en son çıkan yer olması dolayısıyla (İngilizler yönetimi 1997 yılında Çin’e devretti) hem Uzak Doğu’da küçük bir Avrupa kenti olarak bilinir, hem de İngiliz idaresindeyken bile kültürel bağlarını koruduğu Çin’in başka bir yüzünü temsil eder. Dolayısıyla İngiliz etkisinin yanı sıra Çin’in özel yönetim modelini de gözlemleyebileceğiniz bir laboratuvardır Hong Kong.

Yıllar önce Hong Kong’a ilk ziyaretimi Çin’de öğrenciyken yapmış, kısa bir metro yolculuğuyla kendimi fiziksel olarak Çinli ama kültürel olarak Avrupai bambaşka bir dünyanın içinde bulmuştum. Bu seferki (Mayıs 2018) ziyaretimdeyse bölgenin kolonyal geçmişinden ziyade kentlerimizin geleceği takıldı kafama. On yıl önce aklıma gelmemiş, oysa bu ziyaretimde şehrin arşa uzanan yüksek binaları bana İstanbul’un geleceğini –belki de birkaç yıl sonrasını– tahayyül ettirdi. Benzer bir karşılaştırmayı son yıllarda Şangay’da deneyimlediğim hava kirliliği dolayısıyla yapmış, orada takmak zorunda kaldığım maskelere bir gün İstanbul’da da ihtiyaç duyabileceğim düşüncesiyle ürpermiştim. Bu yıl itibariyle diyebilirim ki, bu zamana kadar dünyanın her bir yanından ayrı tuttuğum İstanbul Boğazı’nın göğe karışan mavisi çok yakın bir gelecekte sadece nostalji olarak kalacak dimağlarımızda. İstanbul’a alçalan uçaktan açıkça görünen hava kirliliği veya birbiri ardına sıralanan gökdelenler ile Hong Kong silueti arasında benzerlik kurmak artık zor değil.

Malum Hong Kong çok büyük olmayan bir adalar toplamı. Nüfus yoğunluğuna oranla arazi sınırlı olduğundan dikey yapılaşma politikası uygulandığı yetmiyormuş gibi, denize yapılan dolgularla her sene yeni inşaat alanları açılıyor ve zaten yüksek olan binaların ön cephesine daha yüksekleri ekleniyor. Bu yöntemlerle barınma sorunu çözülebiliyor mu derseniz, Hong Kongluların yüzde seksen beşi şehirde ev sahibi olmanın imkansız olduğunu düşünüyor. Hong Kong Üniversitesi’nden bir arkadaşım 25 metre kare stüdyo dairesine 1600 Amerikan doları kira ödediğinden dem vuruyor. Ev fiyatları ve kiralar böyle yüksek olunca medyada karşımıza çıkan tek kişilik yatak büyüklüğündeki ‘tabut evler’ ya da ‘kafes evler’ hayatın normal bir parçası olmuş durumda. Tabi mesele arazi kıtlığı ile geçiştirilebilecek türden değil, kar odaklı şehir planlamacılığı ve yoksulların barınma hakkının tanınmaması barınma sorununu Hong Kong’un en önemli meselesi haline getirmiş. Kentteki en önemli sosyal hareketler barınma hakkı ve kentsel dönüşüm sorunları etrafında şekilleniyor.

Hong Kong’un diğer önemli meselesiyse Çin ile olan ilişkiler. Pek çok Hong Kong sakini İngiliz yönteminden çıkan bölgenin bağımsız bir yol izlemesi gerektiğini ve Çin müdahaleciliğine direnilmesi gerektiğini düşünüyor. Bu yüzden son yıllarda çok sayıda protesto ve muhaliflerin göz altına alınması gündemi belirledi. Son günlerde yapılan tartışmalardan biri bölgede konuşulan Kanton dilinin (Çincenin güney eyaletlerinde konuşulan diyalekti) terkedilip Çin’in resmi dili Mandarinin resmi dil olarak kullanılması. 1997’deki devir teslimden sonra İngilizce iş ve eğitim dünyasında hala yaygın olmakla birlikte sokaktaki etkisini kaybederken Çin’den göçün artışıyla birlikte Mandarin günlük hayatta daha fazla duyulur olmuş. Dolayısıyla bağımsızlıkçı çevreler Kanton dilinin kaybolacağı kaygılarını taşıyor. Dil sorunu Çin ile devam etmekte olan güç-etki polemiğinin sadece küçük bir parçası. Çin, özel ekonomik konumu dolayısıyla Hong Kong’u eyaletlerinden birine dönüştürmeyi planlamasa da, adanın kültürel ve politik olarak bağımsız bir post-kolonyal dönüşüm geçirmesine seyirci kalacak gibi görünmüyor. Son yirmi yılda dünyanın pek çok yerinde kendisine kapıların sınırsız açılmasını sağlayan ekonomik gücü, Hong Kong gibi tarihsel olarak özel bir bölgede de etkili olacak mı yakın zamanda göreceğiz.